Yahudiler (İsrâiloğlulları)-3 Her Çeşit Fesat Komitelerine Karışan ve Her Nevi İhtilale Parmak Karıştıranlar Yahudilerdir

Mehmed Kırkıncı

Yahudiler hakkında nazil olan şu âyetlere de dikkatinizi çekmek istiyorum:

“Elbette onları insanların hayata en hırslı, en düşkün olanları olarak bulacak, hatta müşriklerden bile daha düşkün bulacaksın. Onların her biri bin sene ömür sürmeyi arzular, oysa uzun yaşamak kendisini azaptan kurtarıp uzaklaştıracak değildir. Allah, onların neler yaptığını görüp duruyor.”4

“Onlardan çoğunu, günah işlemede, düşmanlıkta ve haram yemede yarış ederken görürsün. Bu yaptıkları şeyler ne kötüdür!”5

“Yahudiler, ‘Allah’ın eli çok sıkıdır.’ dediler. Söyledikleri söz sebebiyle onların elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Aksine Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Ant olsun, Rabbinden sana indirilen ayetler, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü azdırıyor. Biz, onların aralarına tâ kıyamete kadar düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.”6

“Onlar (Yahûdiler), nerede bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerine zillet (damgası) vurulmuş, Allah’ın gazabına/hışmına uğramışlar, miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Bunun sebebi, onların, Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmaları, ayrıca isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarıdır.” 7

“Biz İsrailoğulları’na Tevrat’ta şu hükmü verdik: Muhakkak siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir yükselişle yükseleceksiniz.”8

Bediüzzaman Hazretleri yukarıda zikredilen ilk iki âyetin tefsirinde şöyle buyurur:

“Yahudilere müteveccih şu iki hükm-ü Kur’anî, o milletin hayat-ı içtimaiye-i insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müthiş düstur-u umumîyi tazammun eder ki, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa’y ü ameli, sermaye ile mübareze ettirip fukarayı zenginlerle çarpıştıran, muzaaf riba yapıp bankaları tesise sebebiyet veren ve hile ve hud’a ile cem’-i mal eden o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükümetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevi ihtilale parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor.” 9

Bediüzzzaman Hazretleri başka bir eserinde ise şöyle buyurur:

Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünya perestlikte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeğe müstehak olmuşlar.10

Yine Bediüzzaman Hazretleri başka bir eserinde Yahudi milletinin dünyaya ne kadar meftun ve derece hırslı olduklarını şöyle ifade ediyor:

“Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi Milleti pek çok zahmet ile kazandığı, kendine faidesi az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribaî ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ü sefalet, katl ü ihanet gösteriyor ki: Hırs maden-i zillet ve hasarettir.”11

İsrail Oğulları çok nankör bir kavimdir. Cenab-ı Hak, Firavun ve askerlerini denizde boğup onları sahil-i selamete çıkardı, fakat onlar. Allah’a bağlanıp, O’na ibadet edip, şükran ve minnetlerini ifade etmeleri gerekirken, büyük bir nankörlük ettiler ve bir buzağıya taptılar. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır:

“Sizi, dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun ailesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Onlar, kadınlarınızı diri bırakıp, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. Ve sizin için denizi ikiye yarıp sizi kurtardığımızı ve Firavun’un adamlarını -gözlerinizin önünde- boğduğumuzu hatırlayın. Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Ama sonra siz, onun arkasından buzağıyı (tanrı) edinmiş ve (böylece) zalimler olmuştunuz. Bundan sonra, (artık) şükredesiniz diye sizi bağışladık. Ve hidayete eresiniz diye Musa’ya kitabı ve Furkan’ı verdik.- Hani Musa, kavmine: ‘Ey kavmim, gerçekten siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, kusursuzca Yaratan(gerçek İlah)ınıza tövbe edip nefislerinizi öldürün: Bu, Yaratıcınız Katında sizin için daha hayırlıdır.’ demişti.”12

“Buzağıyı (tanrı) edinenler var ya, işte onlara mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.”13

Sâmirî hadisesi başka bir surede de şöyle anlatılmaktadır:

“Allah: ‘Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı.’ dedi. Hemen Musa öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü (onlara şöyle) dedi: ‘Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaad ile söz vermedi mi? Size bu süre mi çok uzun geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazab inmesini arzu ettiniz de mi, bana olan vaadinizden caydınız?’ Onlar dediler ki: ‘Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o (Kıbtî) kavminin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları (ateşe) attık. Sâmirî de (kendi mücevheratını) böylece atmıştı.’ Nihayet Sâmirî onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Bunun üzerine Sâmirî ve adamları: ‘İşte sizin de Musa’nın da ilâhı budur, ama o unuttu.’ dediler. Onlar görmüyorlar mıydı ki, o buzağı, kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara ne bir zarar, ne de bir yarar vermeye sahip bulunamıyordu. And olsun ki Harun daha önce onlara: ‘Ey kavmim! Siz bununla (buzağı ile) imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahmân’dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin.’ demişti. Onlar (cevap olarak şöyle) demişlerdi: ‘Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaya elbette devam edeceğiz.’ (Musa gelince kardeşine şöyle) dedi: ‘Ey Harun! bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni engelleyen ne oldu?”

(Neden) benim yolumu takip etmedin, benim emrime karşı mı geldin?’ Harun: ‘Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma. Ben senin “İsrail ğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın.” diyeceğinden korktum.’ dedi. (Hz. Musa bu defa Sâmirî’ye dönerek) ‘Ey Sâmirî! Senin bu yaptığın nedir?’ dedi. Sâmirî: ‘Onların görmedikleri bir şey gördüm: (Sana gelen) ilâhî elçinin (Cebrail’in) izinden bir avuç (toprak) aldım ve onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi.’ dedi. (Musa ona şöyle) dedi: ‘Haydi çekil git. Artık senin için hayat boyunca, “Benimle temas yok.” diye söylemen var (bir vahşi gibi yapayalnız yaşamağa mahkum olacaksın). Hem senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Bir de ibadet edip durduğun ilâhına bak; elbette biz onu yakacağız, sonra da kül edip muhakkak onu denize savuracağız.’ Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır.”14

Bu hadiseden sonra artık İsrail Oğullarından peygamber gelmeyeceğini ve imametin yani risalet vazifesinin Hz. İbrahim’in soyuna geçeceği bir ayette şöyle ifade buyrulur:

“Şunu da unutmayın ki, bir zamanlar İbrahim’i Rabbi, birtakım kelimeler ile imtihan etti, o, onları sona erdirince, Rabbi ona, ‘Ben seni bütün insanlara imam yapacağım.’ buyurdu. İbrahim, ‘Zürriyetimden de yap!’ dedi. Rabbi ona “zâlimler benim ahdime nail olamaz!” buyurdu.”15

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır Hazretleri bu ayetin tefsirinde şöyle buyurur:

“Surenin başından beri İsrail0ğulları’nın tarih boyunca işlemiş oldukları suçların sayılıp dökülmesindeki esas maksat ve hikmet, onlara bu zulümlerini ispat idi ki, hasılı ‘İsrailoğulları sonradan zalim oldular, zalimlerden ise imam ve resul (peygamber olmaz), onlardan imamet kesilmiş olacaktır.’ demektir. İşte ey İsrailoğulları, sizin vaktiyle o nimete, o üstünlüğe sahip olmanızın sebebi ta Hz. İbrahim’in devrinden, onun Rabbine verdiği imtihandan ve bu kelimelerden ve Rabbinin ona olan ahd ve va’dinden ileri geliyordu. Siz Hz. Musa (a.s) devrinde zalim değil, bilakis İbrahim soyundan gelenler içinde belki en mazlumları idiniz. İşte bundan dolayı o nimete nail oldunuz. Uzun süre nübüvvet ve imamete nail olmuş bir ümmet olarak, alemlere üstün tutuldunuz. Fakat o altın buzağıya tapma hadisesinden itibaren zulme başladınız, git gide bütün harekatınızda bu zulüm kavminizin genel karakteri haline geldi, artık bundan sonra imamet İsrail Oğullarından çıktı ve İbrahim zürriyetinin öbür koluna geçti. İbrahim’in bu imtihanını iyi hatırlar ve üzerinde iyi düşünürseniz, açık seçik anlarsınız ki, Tevrat’ta geleceği vaad edilen ahir zaman peygamberi İsrail Oğullarından değil; Hz. İsmail evladından gelecektir. Siz, Tevrat’ın verdiği haber gereğince bir son peygamberin geleceğinden şüphe etmez ve onunla büyük fetihler yapacağınıza inanırken, bugün gönderilmiş bulunan son peygamberi, Hz. Muhammed Mustafa’yı (a.s.m) ‘Bu bizden değil, İsrailoğullarından değil.’ diyerek, kıskançlık yüzünden inkara kalkışıyorsunuz. Halbuki o , bir bakıma sizden değil ise de diğer bakımdan sizden sayılır, sizin gibi zulüm damgası yemiş olmaktan uzak bir koldandır, İbrahim zürriyetindendir. Bununla beraber siz bu yolla gelen bir imamet şerefinden de pay almak istemezseniz zulmünüz ve haksızlığınız kat kat artacak, ebediyen nimet yüzü görmeyeceksiniz.”16

Çünkü onlar mazlum iken zalim, mağdur iken mağrur oldular.

Yahudiler, Huzur ve Rahatla Yaşadıkları Osmanlı Devletine de İhanet Ettiler

Avrupa ülkelerin bir çoğunda din hürriyetine, hattâ hayat hakkına bile sahip olmayan Yahudilerin, tarih boyu en rahat, huzurlu ve serbest yaşadıkları yer Osmanlı devleti olmuştu

Osmanlı devleti zamanında bir çok Yahudi grupları Osmanlı vatandaşı olmuştur. Sultan II. Murad zamanında Fransa`dan kovulan Yahudiler ile 1492`de İspanyolların elinden kaçan yüz bin kişilik Yahudi topluluğu Osmanlılara sığınmışlardır. Kanuni Sultan Süleyman devrinde İstanbul`daki Yahudi nüfusu kırk bini buluyordu. Dünyanın en büyük Yahudi şehri sayılan Selânik`te ise nüfusun yarıdan fazlası Yahudi idi. Osmanlıya sığınan Yahudiler başta Selânik, İzmir, İstanbul olmak üzere, Edirne, Bursa, Kudüs, Safed, Şam, Kahire, Ankara, Tokat ve Amasya gibi şehirlere yerleştirildiler. 1660 yılında Polonya ve Ukrayna`dan kaçan bir grup Yahudi de Osmanlı ülkesine yerleşti. Tarih boyunca Yahudi milleti, hile, fitne, haset ve hırsları yüzünden hiçbir millet tarafından sevilmemiş, hor görülmüş ve memleketlerinden kovulmuştur.

Arapça konuşan Yemen Yahudileri de ayrı bir sosyal cemaattir. Ellerinde farklı bir Tevrat nüshası bulunan Nablüs civarında yaşayan Sâmirîler de bilinen Yahudilerdir.

Sâmirî, Hz. Musa Cenab-ı Hak’tan emir almaya gidince altından buzağı şeklinde bir put yapıp, bilgisiyle onun böğürmesini sağlayan ve bu buzağının hâşâ İsrail oğullarının ve Hz. Musa’nın ilahı olduğunu, Musa’nın onu aramaya gittiğini söylenip insanları saptıran ve daha sonra insanların kendisini terk ettiği, ölünceye kadar da yalnız başına yaşayan çok zengin, münafık bir put yapıcısı. Rivayete göre altı yüz bin civarında olan kişilerden on iki bin kişinin dışında diğerleri Sâmirî’nin yaptığı buzağıya taptılar.

Evet, Osmanlı, Yahudilerin tarih boyunca en rahat ve serbest yaşadıkları yer olmuştur. XIX. asır Avrupa’sında, din hürriyetinden, hattâ hayat hakkından bile mahrum olarak çok kötü şartlarda yaşayan Yahudiler, mal-mülk edinme, tahsil yapma, seyahat etme, matbaa kurma ve gazete çıkarma gibi haklardan mahrum idiler. Yahudilerin en serbest olduğu ülkelerden Avusturya`da bile, onların şehirlere yerleşme, bazı sanatları icra etme ve Cizvit üniversiteleri dışındaki üniversitelere gidebilme hakkı, ancak Fransa ihtilâlinden sonra, 1792 tolerans beratı ile tanınmıştı.

Osmanlı devletinde ise her cemaatin kendi din adamı, ibadet yeri, havrası, mektebi, muallimi, mahkemesi, mezarlığı ve hastanesi vardı. 1865 tarihinde Hahamhâne Nizamnâmesi neşredilerek, Yahudilerin statüleri diğer azınlıklarla aynı seviyeye getirildi. Osmanlı topraklarında 1844`de 170 bin, 1905`de 256 bin; 1914`de 187 bin Yahudi yaşamakta idi.

Yahudiler gerek Avrupa’da, gerekse Rusya’da insanlık dışı muameleye maruz kalıp toplumdan tecrit edilmeye başlanmış, Stalin’in zulmünden kaçmaya başlamışlardı. Bu durumda Türkiye, Yahudilerin, Türkiye üzerinden Filistin topraklarına göç etmesine imkân tanımış, İsrail devletinin kurulmasına giden yolda en büyük insanî yardımlardan birini yapmıştı.

Almanya ve İngiltere’nin, Yahudi göçmenlerin ülkemizden geçişlerine izin vermememiz için Türkiye’ye büyük baskılar yaptıkları halde, Türkiye, Yahudilerin Filistin topraklarına geçmeleri için yardımcı olmaktan çekinmemişti. Ayrıca Almanya’nın Nazi ve Fransa’nın Vichy rejimlerinin zulmünden inleyen binlerce Yahudi’ye en zor zamanlarında yardım elini uzatmış ve imdatlarına koşmuştu. Tarihçi Arnold Reisman, History News Network adlı internet sitesinde yayınlanan makalesinde, 15 Mart 1943 ile 23 Mayıs 1944 tarihleri arasında Türkiye’nin Fransa Büyükelçisi Behiç Erkin ile dönemin Marsilya Başkonsolosu olan Necdet Kent’in önderliğinde dokuz Türk diplomatın, yirmi bin Yahudi’yi, Fransa’dan trenlerin gizli bölümlerinde Türkiye’ye kaçırmayı başardığı anlatılmaktadır.

Türkiye, İstanbul’a gelen 712 İspanyol Yahudi’si mültecinin iaşesi için Kızılay’a Maliye bütçesinden 30 bin lira aktarmış, bir kısmının Giresun’a yerleştirilmesi ve bir çok Yahudi’ye Türkiye’de ikamet etme izni verilmesi, daha sonra da gerek karayoluyla, gerekse denizyoluyla Filistin’e gitmelerine imkân tanıması, bir kısım Yahudi’nin doğrudan Filistin uyruğuna geçmesine izin vermesi gibi hizmetler yapılan diğer yardımların yanında devede kulaktır.17

Osmanlının çok sıkıntılı döneminde, Yahudiler Filistin topraklarından bir miktar alabilmek için yüklü miktarda İngiliz altını teklif ettikleri halde, Abdülhamit; “Biz o toprakları kan dökerek aldık, ancak kanla geri veririz” diyerek onların bu teklifini reddetmişti.

II. Abdülhamit, Yahudilerin Filistin topraklarında mal edinmesini ve oraya yerleşmelerini yasaklamış, Osmanlı topraklarındaki Yahudilere para yardımı yapmıştır. Ancak, 29 Ağustos 1897‘de Yahudilerin ileri gelenlerinden Dr. Herzl’in başkanlığında İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan Yahudiler, Filistin topraklarını parayla satın almayı ve orada bir devlet kurmayı planlamışlardır. Böylece Filistin toprakları üzerinde kurulacak bir İsrail devletinin temeli atılmış oluyordu.

Sultan Abdülhamit, Filistin’de Yahudi mülklerini kontrol altında tutuyor, sürekli bölgeden rapor istiyordu. Sultan Abdülhamit Avrupalı ülkelere karşı, dış borçları yapılandırmada Herzl’i bir vasıta olarak kullanmış, bu işi başardıktan sonra onunla görüşmelerini kesmiştir. Maalesef daha sonra, Filistin’deki Müslümanlar büyük bir gaflet, tamahkârlık ve para hırsıyla, topraklarını Yahudilere satarak İsrail devletinin kurulmasına vesile oldular.

Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ve İttihatçıların iktidara gelmesiyle bölgedeki Osmanlı hâkimiyeti tamamen ortadan kalkmış, 1904 yılında ölen Dr. Herzl’in hayali, ölümünden 44 sene sonra gerçekleşmiş oluyordu.18 Osmanlının, Yahudilere bu kadar hürriyet tanımaları, müsâmaha göstermeleri ve huzur ve refah içinde yaşamalarını sağlamalarına rağmen, onlar Filistin`de devlet kurmak isteyen bir grup Yahudi’nin emellerine engel olan Sultan Hamid`i tahttan indirmek için İttihatçılara yardım ettiler. 1915`de Ermeniler topraklarımızdan sürülünce ekonomi tamamen Yahudi’lerin eline geçmişti. Hatta Ermenilerin sürülmesinde hükümeti harekete geçirenler de Yahudilerdi. Nitekim çok zengin biri olan hilekâr ve riyakâr bir Yahudi olan Emanuel Karasu hem Sultan Hamid`e hal’ kararını tebliğ eden heyetin reisi; hem de tehcir kararını veren Talât Paşa`nın bankeri idi. Anadolu’da yaşayan Yahudilerin ekserisi de 1948`de kurulan İsrail`e göç emişlerdir.

Sultan Abdülhamit tahtan indirilince, Emanuel Karasu Abdülhamit’e şöyle demişti: “Siz yüklü miktarda altın teklifimizi reddedip toprak vermediniz, ama biz oraları çok cüz’i bir para ile satın aldık.”

Sultan Abdülhamit sürgündeyken, doktoru Atıf Bey’e Yahudilere Filistin’de toprak satılmasıyla ilgili söylediği şu sözler geçte olsa İsrail Devleti’nin kurulacağını siyasi dehası ile sezdiğini ve istikbalbin gözü ile gördüğünü ortaya koyuyordu:

“Para kuvveti her şeyi yapar. Onlar da bugün hükümet teşkil edecek değiller ya. Bu bir başlangıçtır. Gaye-i emeldir. Şimdide işe başlayıp birçok sene hatta bin sene sonra maksatlarına muvaffak olabilirler ve zannederim ki olacaklardır da.”

Evet, 1870’li yıllara kadar dağınık yaşamış, bulundukları her yerde horlanmış olan Yahudi milleti nihayet II. Dünya Harbinden sonra bazı devletlerin de yardımı ile 1948’de yeniden devlet olarak sahneye çıkmışlardır. Bunların devlet kurmalarından sonra da fesatları, cinayetleri, entrikaları ve kıtalleri sürmektedir. Yakın bir zamanda da insanlığın başına büyük bir bela olacak ve çok büyük fitnelere sebep olacaklardır. Nitekim Ebû Zur’a’dan; o da Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyururlar:

“Sizler (Müslümanlar) Yahûdilerle umumî bir harp etmedikçe kıyamet kopmaz. Hatta arkasında bir Yahudi bulunan taş: ‘Ey Müslüman! Şu arkamdaki Yahudi’dir onu öldür!’ der.” 19

Evet, cinayetlerine devam eden bu millet, bu son elim hadise ile de Birleşmiş Milletler nezdinde kınandığı gibi bütün insanlık vicdanında da mahkûm edilmişlerdir.

İslam Âlemi, Uhuvvet-i İslâmiyenin Gereğini Yerine Getirmediklerinden Mahkum ve Mazlum Durumundadırlar

Müslümanların birbirinden uzaklaşmasında, birbirlerine sırt çevirmelerinde dış güçlerin, özellikle de David- Leon Cahun, Güstave Le Bon, Moiz Kohen gibi Fransız Yahudisi olan kimselerin büyük gayreti ve rolü vardır.

Maalesef, bu İslâm düşmanları Türk’ten fazla Türkçü, Arap’tan fazla Arapçı kesilerek ırkçılık propagandalarında başarıya ulaştılar. Böylece Arapları Osmanlıdan ayırdıkları gibi, dinleri, dilleri ve ırkları bir olan Araplar arasında da bölgecilik ve kabilecilik tohumlarını ektiler, onları da parça parça edip, bir araya gelmelerini engellediler. Bütün bu menfi gelişmelerin sonunda o muhteşem imparatorluk yıkılmaktan kurtulamamıştır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri Sünuhat adlı eserinde Osmanlının yıkılmasından sonraki feci ahvali şöyle ifade eder:

İşte Hint, düşman zannederek, hâlbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu, ‘ba’de harabî’l-Basra’ anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar. İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor. İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveylâ ediyor.İşte âlem-i İslam, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh ü fîzar ediyor. Milyonlarla ehl-i İslam, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyâda uzun seyahatlar ettirildi. Fa’tebirû.”

Halbuki Osmanlılar senelerce Arabistan halkını himaye ettiler. Dört yüz sene Balkanları ve Arapları hakimiyetleri altında bulundurdukları halde onların mallarına, lisanlarına, örf ve adetlerine müdahale etmediler. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’ye yardım için, her sene bütçeden pay ayırıp sürre alayları ile gönderdiler; zengin ve hamiyetli bir çok insan da bu devlet yardımına iştirak ettiler. Mescid-i Saadeti yaptılar, fethettikleri yerlere bayraklarını diktikleri halde, Mekke ve Medine’ye dikmediler. Yine fethettikleri eyaletlerden vergi aldıkları halde Hicazdan almadılar. Sultan Abdulhamit Cidde’ye kadar demiryolu döşetti.

Daha sonra Cenab-ı Hak, Arap âlemine petrol gibi siyah bir altın hazinesi bahşedip, onları zengin edince, o zaman Arap kardeşlerimiz, Avrupa devletlerinin bölücü propagandalarına aldanıp, Osmanlıya sırt çevirdiler ve kapılarını başka milletlere açtılar.

Halbuki, imandan ve İslamiyet’ten meydana gelen, güneş kadar parlak ve dağ gibi kuvvetli bağlar, Müslümanların birbirini sevmesini ve ittihad etmelerini gerektirir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:

“Müminler ancak kardeştirler.”20

Evet, âlem-i İslam’ın düşmanı çoktur. Artık uyanmamız ve bu oyunları görmemiz lazım. Maalesef bugün dünyada iki milyara yakın Müslüman varken, uhuvvet-i İslamiyenin ehemmiyetini yeterince anlamadıklarından dolayı mahkum ve mazlum durumundadırlar.

Bugün Irak, Lübnan, Pakistan ve Filistin’de yaşanan zulümler karşısında dünyanın, İslam ülkelerinin ve özellikle de Arap aleminin sessiz kalmaları anlaşılır gibi değil. Ne hikmetse Arap âleminin bir kısmı ve özellikle de onları idare edenler hâlâ uyanmadılar. Bu gün birçok Arap ülkesinin milyarlarca doları, Amerikan bankalarındadır. Amerikan finans sektörünün yüzde ellisinden fazlası ise Musevilerin elindedir. Yahudiler Arapların parası ile silahlanıp, Müslümanları öldürmektedirler. Bu ne acı bir durum ve ne hayret verici bir haldir.

Yaşanan son elim hadise, Yahudilerin ne kadar, nankör, acımasız ve zalim olduğunu bir kere daha insanlığa göstermiştir

Bütün Müslümanların kalplerini derinden yaralayan, âlemi İslam’ı ağlatan ve vicdanlarını sızlatan o elim ve vahşi hadise de bunun açık bir delilidir. Yahudilerin zulmü altında inleyen Filistinli kardeşlerimize yardım götüren fedakâr ve hamiyetli kardeşlerimizin bulunduğu gemiye saldırı düzenleyip bir kısmını katletmeleri, bir kısmını yaralamaları ve onlara gaddarca muamele etmeleri Yahudilerin ne derece zalim, insaniyetten yoksun, acımasız, kin ve nefretle dolu olduklarını açıkça ortaya koymuştur.

Yaşanan bu son elim hadise inşallah Müslümanların uyanmalarına, birlik ve beraberliğine vesile olacak ve büyük hayırlara kapılar açacaktır inşallah.

“Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”21

Nitekim güzel gelişmelerin olduğunu ve güzel seslerin geldiğini memnuniyetle müşahede ediyoruz.

Yahudiler yıllardan beri bütün dünyanın gözü önünde Filistin halkına zulmediyorlar. Kadın, çoluk çocuk ve yaşlı demeden katledip, durmadan başlarına bomba yağdırıyorlar. Buna karşılık Filistinliler ancak taş ve sopalarla onlara karşılık verme durumunda kalıyorlar.

Yahudiler yıllardır durmadan silahlanırken, Araplar neyi beklediler? Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu zenginliği nerelerde harcadılar? Neden düşünmediler ki, Yahudiler bu silahlar ile Arap ülkelerini ve Müslümanları vurmak için hazırlanıyor ve vuruyorlar. Bir ayet-i kerimede mealen şöyle buyurmaktadır:

“Karşıtlarınızı caydırmak için olanca gücünüzle kuvvet hazırlayın!”22

Bu ayet bütün ehl-i imana hitap etmektedir. Düşmana karşı zamanın icabına göre kuvvet hazırlamak gerekir. Evet, onların şerrini def etmek ve saldırılarını önlemek için yeteri kadar kuvvet toplamak bütün Müslümanlar üzerine vaciptir. Zamanın icabına göre silah icat etmek İslam’ın mühim bir emridir. Bu hal sadece belli bir zamana mahsus olmayıp, kıyamete kadar geçerlidir. Aksi halde namus ve izzetimizi, vatan ve milletimizi koruyup muhafaza edemeyiz ve perişan oluruz.

Bir Davada Haklı Olmak Yeterli Değildir, Kuvvetli de Olmak Gerektir

Bugün Filistinliler davalarında haklıdırlar; ancak, güçleri olmadığından söz sahibi olamıyor ve haklarını da koruyamıyorlar. Bu zilletten kurtulmanın çaresi, iman ve aklın gereği olan birlik ve beraberliği esas alıp, Cenab-ı Hakk’ın “kuvvet hazırlayın” emrini yerine getirmektir. Kur’an’ın bu emrine uymayan Müslümanlar, şefkat ve merhametten yoksun, canavarlaşmış bir avuç Yahudi’ye mağlup olmaktadır. Başka bir ifadeyle kâfirin attığı bomba, Müslüman’ın attığı taşa galip gelmektedir. Eğer bu durum böyle devam ederse, söz hep kuvvetlinin olmaya devam edecek ve Müslümanlar da buna boyun eğmeye mecbur kalacaklardır. Haklı oldukları halde, ittifak etmediklerinden ve kuvvet hazırlamadıklarından söz sahibi olmayacaklar, hakları hep ellerinden alınacak ve mazlum durumuna düşüp feryat etmeye devam edeceklerdir.

Bediüzzaman Hazretleri: “Madem el hakku ya’lu haktır. Neden kafir Müslime, kuvvet hakka galiptir?..” sorusuna verdiği müstesna cevabın bir bölümünde şöyle buyurur: “Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var.” Buna göre, düşmana galip gelmemiz için, kuvveti elimizde bulundurmamız lazımdır. Biz zayıf düşersek ve kuvvet düşmanın elinde olursa, düşmanın bu kuvvet ile bize galip gelmesi kaçınılmazdır.

Artık uyanmanın vakti geldi ve geçiyor. Arap âleminin ve petrol ağalarının, zevk ve sefayı bir tarafa bırakıp, İslam alemiyle birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri gerekir. Aksi halde, bu yangın bütün İslâm alemini tehdit edecek boyutlara ulaşabilir ve ulaşmıştır da.

Ey Âlem-i İslâm! Uyan, Kur’ana sarıl; İslâmiyete maddî ve manevî bütün varlığınla müteveccih ol!23

Şimdi bütün Müslümanlara düşen en büyük görev, Bediüzzaman Hazretlerinin bu sözüne kulak açıp, ittihad-ı İslam fikrini milletimizin ruh dünyasında yeniden canlandırmalarıdır. Özellikle de yöneticilerimizin sadece Batı’ya bağlı kalmayıp, kendileriyle çok yönlü bağlarımız bulunan İslam âlemine yönelmeleri şarttır. Hükümetin bu konudaki çalışmaları, Arap âleminin Türkiye ile işbirliği yapmasına ve ilişkilerin gelişmesine vesile olmuştur.

Bu sayede hem müminler arasındaki kalbi bağlar kuvvetlenecek, kardeşlik şuuru inkişaf edecek, hem de her konuda ortak hareket etme ve yardımlaşma ruhunun inkişaf etmesiyle Müslümanların maddi terakkileri de temin edilmiş olacaktır. Bu ruh ve bu şuur yaygınlaştıkça milletler arasındaki kardeşlik bağları, ülkeler arasında da tesis edilecek; Müslümanlar bir vücudun azaları gibi kenetlenmeye ve birlikte çalışmaya başlayacaklar ve ittihad-ı İslam böylece tahakkuk etmiş olacaktır. Biz millet olarak bu manaya kuvvet verdiğimiz takdirde İslam ülkelerinin yöneticileri de bu beraberlik ruhuna bigâne kalamayacaklar ve onlar da milletlerine ayak uydurarak aynı davaya kuvvet vereceklerdir. Nitekim günümüzde İslam ülkeleriyle ikili ilişkilerin daha da geliştirildiğini, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Libya gibi bir kısım ülkeler ile vize uygulamasının kaldırıldığını büyük bir memnuniyetle müşahede ediyor, bu gelişmeleri İslam âleminin istikbali açısından birer ümit ışığı olarak değerlendiriyoruz.

Bütün bu gelişmelere vesile olan ve bu yolda gayret sarf eden devlet adamlarımızı ve gönüllü toplum kuruluşlarını tebrik ediyor, muvaffakiyetleri için dua ediyoruz. Son gelişmelerin bunu daha da hızlandıracağına inancımız tamdır.

Dipnotlar:
4 Bakara Suresi, 2/96.
5 Maide Suresi, 5/82.
6 Maide Suresi, 5/64.
7 Al-i İmran Suresi, 3/112.
8 İsra Suresi, 17/4.
9 Nursî, B.S Sözler ( 25. Söz)
10 Nursî, B.S., Şualar, On Dördüncü Şua.
11 Nursî, B.S,, Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, İkinci Mebhas.
12 Bakara Suresi, 2/49-54.
13 Araf Suresiü 7/152.
14 Taha Suresiü 20/85-98.
15 Bakara Suresiü 2/124.
16 Yazır,Elmalılı Hamdi, Hak Dini Ku’an Dili, Azim Dağıtım, İstanbul, t.siz, Cilt:1, s. 406-407.
17 Dr. Erhan Yarar, “Tarihsel Dönüşüm”, Ank. 2006, Siyasal Kit., s. 166-7.
18 Prof. Dr. Vahdettin Engin, “Pazarlık” Yeditepe Yayınları, İstanbul.
19 bk. Sahih-i Buharî ve Tercemesi, (Mütercim Mehmed Sofuoğlu) Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1987, c.IV, s.2740-2741.
20 Hucurat Suresi 49/10.
21 Bakara Suresi 2/216.
22 Enfal Suresi 8/60.
23 Nursî, B.S., Tarihçe-i Hayat.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum