Isparta Kahramanlarının Namazı

(21-23 Aralık 2012 tarihinde Isparta’da düzenlenen Isparta Kahramanları Sempozyumu’nda sunulan tebliğdir.)

Üstad Hazretlerinin nasıl namaz kıldığını, evrad ve dualarını özetledikten sonra nur talebelerinin saff-ı evvelleri olan Isparta Kahramanlarının namaz ve ubudiyetlerine geçebiliriz. Önce nur talebelerinin, namaz için zaman, mekân ve engel tanımayan tavizsiz uygulamalarından birkaç örnek verelim.

Sıddık Dursun anlatıyor:

Mehmed Feyzi Ağabey ve Mustafa Acet Ağabey’den dinledim.

Afyon Mahkemesinde, duruşma esnasında Üstad Hazretleri:

‘Benim namaz kılmam gerekiyor, namaz vakti oldu!’ dedi. Başkan:

‘Said Efendi, burası mahkemedir. Mahkemede namaz kılınmaz!’ deyince, Üs­tad cübbesinin altından seccadesini çıkartarak yere serdi ve:

‘Bizim, namazın hukukunu müdafaa etmekten başka bir meselemiz yoktur’ dedi.

“Üs­tad bizlere döndü. ‘Bunlar da ihlaslı kimselerdir, bun­ların da namaz kılması gerekir’ dedi. Fakat biz maalesef odun gibi orada çakılmış, yerlerimizde oturuyorduk. Ve ‘Allahu ekber’ diyerek namaza durdu.” (İhsan Atasoy, Mehmed Feyzi, s. 320)

Ankara’dan Mersin’e nakledilirken kılınan kelepçeli namaz

1966’da Mersin davası Ankara’da görülmeye başlar. Her duruşma günü Anafartalar Caddesi trafiğe tıkanır. Bunun üzerine hâkimler, emniyet mülahazasıyla davanın Mer­sin’e nakline karar verirler.

Bir çavuş ve süngülü iki jandarma eri nezaretinde, Nur talebeleri ikişerli olarak kelepçelenirler. Kelepçeleme işlemi bitince çavuş, muzaffer bir kumandan edâsıyla anahtarı cebine koyar, “Bu anahtar Mersin’de bu cepten çıkar!” der. Maznunlar baştan bunun ne anlama geldiğini anlamazlar. Ancak yolda tuvalet ve abdest alma ihtiyacı belirince ne demek istediği anlaşılır. Çünkü çavuş, tuvalet ve abdest için kelepçelerin çözülmesine izin vermez. Ne kadar rica etseler de kabul etmez.

Kendilerini götürecek otobüsün gelmesini beklemek üzere Ankara terminaline biraz erkenden götürülürler. Bir müddet sonra yolcular gelmeye başlar. Herkes yan gözlerle kendilerine bakar. Bir ara terminalin kapısından dekolte kıyafetli bir bayan içeri girer. O sırada akşam namazı vakti girmiştir. Said Özdemir’in abdest alması için çavuştan izin istenir. Çavuş oralı bile olmaz. Tekrar hatırlattıklarında “Ol­maz!” der.

Tartışma başlar.

“Bu halde tuvalete nasıl gireceğiz?”

“Nasıl girerseniz girin, beni ilgilendirmez!”

Ne söyleseler çavuş kelepçeleri açmaz. Mecburen tuvalete ikişer olarak girmek zorunda kalırlar. Birisi sol kolunu ileri uzatır, diğeri sağ kolunu geriye iter, böylece aralarında biraz mesafe oluşur. Tuvalet ihtiyacı güçlükle görülür. Kelepçeli iken abdest almak da kolay değildir. Eller kaldırılıp indirilirken kelepçe bileklerini incitir, ama kimse ses çıkarmaz.

Terminalin köşesinde seccadelerini yere serip akşam namazına dururlar. Said Özdemir’in kelepçeli iken imam olması da oldukça zor olur. Nihayet tekbir alıp namaza durunca terminaldeki uğultu kesilir. Herkes huşû içinde onlara kulak verir. İhsan Atasoy, Mustafa Sungur, 223-224)

Ali Çakmak Ağabey Anlatıyor:

1971 Muhtırasından sonra Bursa’da bir cumartesi gecesi ki­mimizi evinden, kimimizi camiden, kimimizi dükkânından toplayarak nezarete aldılar. Pazar günü mahkemeye sevk ettiler.

Bursa Ceza Evine konulduk. Savcı, “Siz siyasî suçlusunuz, sizi ayrı ayrı koğuşlara koyacağız.” dedi. Bizim de canı­mı­za minnet. Böylece her birimiz ayrı kişilere iman ve Kur’­an hakikatlerini öğretme imkânına kavuşacaktık. O zaman, bir koğuş tamamen komünistlerle doluydu. Kitap başına 50 lira alıp, ideolojik kitapları okutuyorlardı. Biz de onlara karşı kitapları bedava okutmaya başladık! Tüm koğuşlarda hum­malı bir hizmetle pek çok kimse Kur’an okuyup namaza başladı. Komünistler, “Bunlar, 20 kişi girdi, 200 kişi oldular!” diye bizi şikâyet ettiler.

Yine o günlerde Bakırköy’de bir gasp hadisesi olmuştu. Gasp­çıları da bizim koğuşa vermişlerdi. Onlarla da alâkadar olduk. Kur’an öğrenip namaza başladılar. Yirmi beş kişilik ko­ğuşta 22 kişi namaz kılıyordu. Hiç mahkeme olmadan, bu­rada da anne karnında bekleme süremiz olan dokuz ayı ta­mamladık.

Şimdi de nur talebelerinden numune olarak bazı ağabeylerin namazlarını ele alacağız ve onların namaz kılışlarını gören kimselerin beyanlarını arzedeceğiz.

HÜSREV ALTINBAŞAK

Mustafa Sungur Ağabey Anlatıyor:

Hüsrev Ağabeyin namaz kılması muhteşemdi. Kılarken iki büklüm oluyor, Fatiha’yı ve diğer sureleri tane tane ve yürekten okuyordu. Bir keresinde namaz kılarken dışarıdan gelen gürültüler huşuunu engellemişti. Birkaç kez namaza durdu, tekrar bozdu. En sonunda gaz ocağını yaktı ve onun çıkardığı ses, dışarıdan gelen gürültüyü bastırdığı için huzurla namazını kıldı.

Ali Tunç Ağabey Anlatıyor:

Üstadın vefatından sonra dedemle beraber Hüsrev Ağabeyin ziyaretine gitmiştik. Öğle, ikindi ve akşam namazlarını arkasında kıldım. O güne kadar pek çok âlimler, veliler görmüş, arkasında namaz kılmıştım. Hatta pek çok nur talebesi ağabeyin arkasında da namaz kıldım. Fakat Hüsrev Ağabeyin arkasında kıldığım namazda okuduğu Fatiha, zamm-ı sure ve o namazdan aldığım heybet ve lezzeti hiçbirinden almadım.

TAHİRÎ MUTLU

Abdullah Yeğin Ağabey anlatıyor:

Ta­hi­ri Ağabey’in en çok dikkatimi çeken yönü, Risale-i Nur’dan başka hiçbir şeye fazla kıymet vermemesiydi. Ya yazardı, ya okurdu, ya da namaz kılardı. Ağır başlı, acele etmez, çok tadil-i erkânla namaz kılardı. Herkesi imamete geçirmezdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 153-154)

Mehmed Emin Birinci Ağabey anlatıyor:

“Ta­hi­ri Ağabey” denince ilk akla gelen şey, takvadır, namazdır, dua ve ezkârdır. Mesela sarıksız cübbesiz hiç namaz kıldığı vaki değil. Üs­tad’dan kalan seccadesi üzerinde namazdan beş dakika önce hazır olur ve ezanı beklerdi. Yi­ne Üs­tad’dan kalan maşlah (cübbe) ile namaza durur, tadil-i erkânla kılardı. Hayatında en öncelikli şey, namazdı. Yatsıyı kılar, vitri kılmaz, yatardı. Çünkü vitir, gece namazıdır. Kalktığında önce vitirle başlar, teheccüt kılar, sonra da ev­rad ve ezkârla sabahlardı.

Üs­tad onun için, “Gerçi velidir” der. Katiyen öyledir. Ama hiç kendini belli etmezdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 158)

Mustafa Türkmenoğlu anlatıyor:

Rahmetli Ta­hi­ri Ağabey, namazı vaktin evvelinde kılardı, vakti hiç geçirmezdi ve tadil-i erkâna çok riayet ederdi. Hatta Ramazan’da bir kere rastlamıştık. Bir teravih iki saat sürmüştü... Bir gün ben pencereden dışarıya bakıyorum. Dairemiz yerle birdi. Birileri geçiyordu. Bana bir kızdı, “Bakma!” dedi. Takvası kuvvetliydi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 161)

Rüştü Tafral anlatıyor:

Teheccüt namazını ve evradını bir düstur hâlinde ifa ettiği­ne yakından şahidiz. Bir kere teheccüt vakti bir hususu sor­mak için odasına girdim. Minderinde kıbleye doğru oturmuş, elindeki Hizbü’l-Hakaik’ı tarif edemeyeceğim bir hazin ve latif sesle okuyor, gözlerinden damlalar akıyordu. Ve si­masında bir nuraniyet vardı. Bana baktı, tebessüm etti.

Ben, “Peki, sonra konuşuruz” manasında el işaretiyle rahatsız etmeden dışarı çıktım. Sonra bana bu zikirlerin manevi halavetinden bahsetti.

Ta­hi­ri Ağabey bu teheccüt ve evradından sonra sabah namazını kıldırır, tesbihattan sonra da sabah dersini başlatırdı. Sırayla herkes okur, böylece kuşluk zamanına girilirdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 184)

Mustafa Ekmekçi Anlatıyor:

Üs­tad’ın vefatından sonra bir müddet Atabey’de hizmetine devam etti. Hatta bir defa kendisi anlatmıştı. Yoğun çalıştığı bir Ramazan günü iftarı yapmış, üzerine bir yorgunluk çökmüş, teravihi çok zor kılabilmiş. Bundan sonra kendi kendine “İftarı teravihten sonra yapacağım” diye söz vermiş.

Bu kararından 40 sene sonra, hâlâ iftarı teravihten sonra yapardı. Yalnız iftarda bir fincan kahve yaptırır, tortusu oturunca suyunu içer, iftarını onunla açardı. Ta yaz aylarında saat dokuza kadar iftarın uzadığı zamanlarda bile bu âdetini terk etmedi. Evinde sabah namazına dinç uyanabilmek için de tahta üzerinde yattığını biliyorum. (age., s. 190)

Ta­hi­ri Ağabey İstanbul’a geldiğinde Vefa’daki yerde Risale-i Nurları birlikte teksir yaptık. Bazen istişare toplantıları için Süleymaniye’de Zübeyir Ağabey’in yanına gidip gelirdi. Gece diyelim 11.30-12.00’de gelir, yatar, “Beni 1.30’da kaldırın” derdi. Çünkü sabaha kadar namaz kılıp, Büyük Cevşen’in hepsini bitirirdi. Arkasından tıpkı Üs­tad gibi uzun bir dua listesi vardı, baştan sona oradaki isimleri zikrederdi. Her gece bu böyle. Onun için, bize kendini kaldırmamız için saat verirdi.

Yine bir gece Halil Yürür ve Ta­hi­ri Ağabey’le birlikteydik. Ta­hi­ri Ağabey akşama kadar çalışmış, yatsıyı kılıp yatmıştı. Yine kendisini kaldırmamızı tembihlemişti. Fakat çok yorgundu. Vakit gelince baş ucuna vardık, bir-iki seslendik. Uyanmayınca Halil, “Bırakalım uyusun, çok yorgundur, bir buçuk saat uyku mu olur” dedi.

Ta­hi­ri Ağabey, sabah ezan okunurken kalktı. Teheccüt vak­ti bitmiş, imsak geçmiş, hâliyle o gece okuyacaklarını oku­yamamıştı. O boğuk ve gür sesiyle:

“Haliiiiiil!” diye bir bağırdı ki, ödümüz koptu. Halil telaşla:

“Hayrola, ne var ağabey?” diye koştu.

“Hani beni uyandıracaktın?” dedi. Halil de:

“Ağabey, kıyamadık, çok yorgundun” deyince, hâlâ kulaklarımda çınlayan sözü şu olmuştu:

“Halil Ağa, Halil Ağa! Unutma ki bu gece gitti, bir daha geri gelmeyecek.”

Bazen istişare için, Zübeyir Ağabey’in daveti üzerine Süleymaniye’ye giderdi. O zaman onu götürecek bir tane araba bile yoktu. Yürüyerek gider, gelirdi.

O gece teheccüde kalkamamanın üzüntüsü içinde yanıma geldi ve:

“Ahi! Bu gece neden teheccüde kalkamadım biliyor musun?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. “Ben buradan yürüyerek gi­derken gözlerime bir şeyler ilişti, o yüzden kalkamadım” de­di.

Sonra oturduğu yerden kalktı, namazda rükûa eğilir gibi ye­re paralel bir vaziyet aldı ve o şekilde odada yürümeye başladı:

“Bir daha giderken böyle gideceğim. Görenler, ‘Bu adam mut­laka bir şey kaybetti, onu arıyor’ desinler” dedi. Bu man­zara hâlâ gözlerimin önündedir… (a.g.e., s. 191-192)

Kemal Görür (şoförlüğünü yapmış)

Onun ayrı hususiyetleri vardı. Bana göre en mühim hususiyeti, yolda giderken namaz vakti girer girmez, nerede olursak olalım, hemen arabayı durdurup namaz kılmasıydı. Kış yaz bu böyleydi. Âdeta o, namaz için yaşardı. (age, s. 285)

MUSTAFA SUNGUR

Mustafa Sungur Ağabeyin namaz kılışını defalarca gördüm, imamlığında teravih dâhil birçok kereler namaz kıldım, namaz kışını hayranlıkla seyrettim ve âdeta bakmaya doyamadım. Onun gibi namaz kılan görmedim. Namaza niyet edişi, öne hafif eğilerek kılışı, bilhassa Fatiha’yı, sureleri, tahiyyatı okuyuşu bambaşkaydı. Bunları okurken üzerine basa basa ve yürekten okuyor, âdeta gözleri kayıyor, kapanıyor, açılıyor ve beyazı gözüküyordu. Sanki bir yokuşu tırmanır gibi, çok istediği bir şeyi almak için yalvarır gibi namaz kılışı vardı.

1982 yılında İlahiyat Fakültesinde öğrenci iken kaldığımız Bağlarbaşı dersanesinde yapılan derslere müsait olduğu haftalar gelir, kendine has okuyuşuyla ders yapardı. Dersten sonra kendisini soru yağmuruna tutar, hatıralarını anlattırırdık. Bir akşam Üstadın namazını sormuştuk. Anlatmayla kalmayıp bizzat taklit etmişti.

Dr. Said Enver Çeleğen Anlatıyor:

Çoğu insanı hayattan kopartacak hastalık tablolarında Sungur Abi'nin etkilenmediğini pek çok defa müşahede etmişimdir. Bu nedenle Sungur Abi için "sıra dışı hasta" tanımını kullanmak yanlış olmaz. Kırk dereceyi aşan ateşi, cihazın sinyalle uyaracak kadar yükselmiş şekerine rağmen kısa bir müdahaleden sonra "bu gece Kadir gecesi, benim Bedi'de olmam lazım" diyerek hastaneden tüm ısrarımıza rağmen, nazikçe cevaplarla ayrılması ve geceyi cemaatle beraber Bedi'de ihya etmesi maddi kıstaslarla ölçülmeyeceği aşikârdır.

MEHMED FEYZİ PAMUKÇU

Musa Özdağ (çocukluk ve gençliğini yanında geçiren, uzun yıllar hizmetinde bulunan zat)

İnsanın Cenab-ı Hakk’a kulluğunun esası ve her türlü ibadeti cami olan namaza ayrı bir önem verirlerdi. Namazlardan bahsederken adeta ağzından bal akardı. Kulluktan bahsederken ciddileşir, hal ve tavırlarıyla bunu belirtirdi. Biz de onun bu tavrından, kitaplardan elde edemeyeceğimiz bir ciddiyet dersi alırdık. Namaza alelade kalkmazlar, söz ve hareketleriyle bu ulu ibadete hazırlanırlardı.

Abdest alırken üstüne başka bir örtü örterlerdi. Abdestten sonra giydiği elbiseyi çıkarır, şalvarını giyer, sarığını başına koyar, sonra da cübbesini üzerine giyerdi. İnşirah Suresi’ni okuyarak saç ve sakalını tarar ve aynaya bakarak “Allâhümme kemâ hassente halkî, fe hassın hulukî” (Allah’ım yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlakımı da güzelleştir) duasını okurdu. Bazen namazdan önce güzel koku sürünürlerdi. Sonra seccade sererdi. Bu şekilde insan namaza konsantre olurdu. Bu arada kendine ait etkileyici sesiyle dualar okurdu.

Namazdan önce mutlaka ezan okurduk. Bazen kendileri okurlardı. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin namaz kılacağı odayı gelin odası gibi süslediğinden bahsederlerdi. Namazdan önce odasını havalandırır, güzel kokularla tezyin eder, bir şölen havası içinde ibadete dururdu.

Namaz içinde okuduğu şeyleri genellikle duyardık. Ona has harfleri mahreçlerinden çıkaran, derunî ses tonuyla inleyişlerini duydukça ürperirdik. Namazdan sonra bize döndüğünde yüzündeki nur çok daha farklı olurdu. Hatta “Bazı zatların yüzündeki nurdan hangi namazı kıldığı bilinir” derdi. Beş vakit namazın ayrı ayrı nurlara sebep olduğunu dile getirirdi. (İhsan Atasoy, Bediüzzaman’ın Sır Kâtibi Mehmed Feyzi, s.244-245)

BEKİR BERK

Abdülhamid Oruç Anlatıyor:

Özellikle Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, onda küçük yaştan itibaren bir tutku hâline gelmişti. Küçükken annesi, kırk cuma Ayasofya’da namaz kılarsa oğlunun Hz. Hızır’la (a.s.) görüşeceğine inanarak her cuma Ayasofya’ya götürmüş. Ancak kırk cuma tamamlanmadan Ayasofya ibadete ka­patılmıştı. Bunun üzerine ağlayan annesine, “Anne, ağla­ma, ben büyüyünce Ayasofya’yı açacağım!” diye söz vermiş­ti. (İhsan Atasoy, Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk, s. 114)

1971’de sabah namazını kılarken tutuklanmıştı. Bunu haber alan annesi Fatma Hanım oğluna yazdığı mektupta, şöyle demişti:

“Namaz kılarken götürmüş­ler diye duyunca bilsen ne kadar sevindim! Zira ben seni bu ruh­la büyütmüştüm. Allah’ın ipine yapışan necat bulur evlâdım. De­mek kaderde bunlar da varmış. Ne yapalım? Allah elbette her şe­yi iyi edecek. Sütüm sana helâl olsun! Çok şükür rahatsız değilim. Seni de merak etmiyorum. Çünkü ben seni Allah’a vermişim, Ona havale etmişim.” (İhsan Atasoy, Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk, s. 32)

Rahmi Erdem anlatıyor:

Otuz sene yatsı abdestiyle sabah namazı kılmış bir insandı. Beyni uyanıktı. İki üç saat uykuyla iktifa edebilen bir insandı.

Bir gün Malatya’dan İstanbul’a uçakla hareket etmek üze­re iken, uçağa binmekte olan pilotlardan namaz için beş da­kika izin istedi. Uçağın kanatlarının altında, yolcuların hay­ran bakışları arasında kıldığımız o akşam namazının tadı­nı hiç unutamam! (İhsan Atasoy, Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk, s. 63-64)

Cemal Uşşak anlatıyor:

Londra’da tedavi gördüğü üç buçuk aylık dönemde çoğun­lukla yanında bulunuyordum. Burada şahit olduğum çok şey var. Ama özellikle namaz hususunda gösterdiği hassa­siyetini kaydetmek isterim.

Namaz vaktini belirlemek için kolunda bir saati vardı. Karşısında bir saati vardı. Yanında da takvim bulunduruyordu. Vakit girer girmez namaza duruyordu. Kanser teşhisi ko­nul­madan önce 94 kilo iken, tedaviler sonunda 50, hatta 48 kiloya kadar düşmüştü. Sık sık bayılıyordu. Ayılınca tekrar abdest alıyordu. Bazen bir abdesti birkaç kez bayılarak aldığı oluyordu.

Biraz iyileştikten sonra ev ortamından sıkıldığı için dışarı çıkarıp gezdirmeye başlamıştık. Bir gün Prens Charles’ın malikânesinin yakınında bulunan bir parka gittik. Arabadan indikten sonra koluna girip yü­rütürken iki defa bayıldı. Piknik alanına sergimizi serip otur­duk. O zaman meyve suyu ve çorba gibi sıvı içeceklerden baş­ka bir şey yiyemiyordu.

Derken ikindi namazı vakti girdi. Hüseyin Çelik’e, “Kardeşim, bir ezan oku.” dedi. Hüseyin Bey de biraz kısık sesle oku­du. Ne de olsa çevrede yabancılar vardı. Fakat bu, Bekir Ağa­beyin hoşuna gitmedi. O baygınlık geçiren insan, birden beklenmedik şekilde ayağa kalktı, “Bu nasıl ezan okumak kardeşim! Londra semalarını neden ezan-ı Muhammedî sesinden mahrum ediyorsun?” dedi ve gür bir sesle herkesin dikkatli bakışları altında ezan okudu. Bizimle beraber çevredekiler hayretle seyrettiler. Ardından cemaatle namaz kılıp tesbihat yaptık.

Bir defasında defalarca “Estağfirullah.” dedikten sonra “tah­dis-i nimet” kabilinden yaşadığı bir mazhariyeti anlatmış­tı.

Yine bir öğle namazı sırasında farzı kılarken ikinci rekâtta secdeden kalkmış, fakat vücudu ikinci bir secdeye gidemeyecek kadar bitkin bir hâl almıştı. Ne kadar hamle yaptıysa bir türlü secdeye gidemiyordu. O sırada şöyle dua etmiş:

“Ya Rab! Yoksa Bekir kulunu, kendine secde etmeye lâyık gör­müyor musun?”

Ardından geri kalan secdelerini Kâbe’nin serin mermerleri üzerinde tamamlamış! (İhsan Atasoy, Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk, s. 303-304)

Refet Kavukçu anlatıyor:

Londra’dan hasta olarak İstanbul’a getirilmişti. Hastaha­nede ziyaretine gittim. Çok memnun oldu. Zayıf ve hâlsiz olduğu, hâlinden belliydi. Yatağına oturuyor, etrafını alan gönüldaşlarıyla sohbet ediyordu. Namaz vakti girmişti. Hazırlık için ayağa kalkması, abdest alması gerekiyordu. Bunu nasıl yapacak diye merak ediyordum! Çünkü kimsenin yardımını kabul etmiyordu.

Zorlukla da olsa yatağından indi. Bedenine takılı olan serum sehpasını eline aldı. Yürüyerek lâvaboya gitti, abdest alıp döndü. Seccadesini serdiler. Serum takılı sehpayı seccadenin yanına koydu ve namaza durdu.

Ayakta zorlukla duruyor ve sallanıyordu. Rükûsunu sec­de­sini titreyerek yapıyordu. İradî bir azim ve sabırla devam ederken bir-iki defa dizleri üzerine düştü. Yine kendi gayretiyle kalktı. Bu minval üzere namazını ikmal etti. (İhsan Atasoy, Hayatını Davasına Adayan Adam: Bekir Berk, s. 150-151)

SADULLAH NUTKU

Necmeddin Şahiner Anlatıyor:

Sadullah Nutku Ağabeyin uzun yıllar, vefat edinceye kadar saati üçe kurup her gece mutlaka 03’te kalktığı, Kur’ân ve Risale-i Nur okuduğunu, kazâ namazı, teheccüd namazı kıldığını, sabah namazı vakti girince câmiye gittiğini, namazdan sonra da ders yaptığını tespit etmiştik. Güneş iyice yükseldikten sonra bir müddet kaylûle uykusuna yatar, sonra günlük mesâisiyle meşgul olurdu. (Son Şahitler-5, s.104)

Elli iki yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemeye başlamış, çok büyük bir çalışma sonucunda üç yıl sonra, 55 yaşında Kur’ân-ı Mübin’i ezberleyerek hâfız olmuştu.

Ayrıca 30 yıllık kazâ namazlarını da gece gündüz kılarak iki senede kaza namazlarını iâde ederek kaza etmiştir. (Son Şahitler-5, s.108)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
5 Yorum