Risale-i Nur Ders Notları-13: Siyer Okuma Rehberi

Hz. Peygamber (ASM), Zât-ı Akdes-i İlahi'nin en kâmil kulu ve resulüdür. Diğer Peygamberler gibi Efendimiz'in (ASM) peygamberlik öncesi dönemi, yani beşerî bir hayat safhası bulunuyor. Peygamberlik sonrası dönemde beşeriyet boyutu devam etmekle beraber risalet boyutu da beliriyor. Bu noktada Hz. Peygamber'in (ASM) her hali harikulade olmadığı için beşeriyetine dair hususlar ve vak’aları okuyan kişilerin hürmette eksiklik yapmamaları için bazı kriterlerin ortaya konulması gerekir. Ta ki hak tam manasıyla zahir olsun.

Hz. Peygamber'in (ASM) her hali mucize ve harikulade değildi. Fakat her halinde "sıdk ve hakkaniyet" vardı. Zarara uğrayacağını bilse de sıdktan ayrılmıyordu. İslam öncesi dönemde Abdullah bin Ebi'l-Hamsa ile yaşadıkları buluşma meselesinde görüldüğü üzere... Bu manada vahiy öncesi dönemde de O, "sıddık" idi. Zaten Meryem suresinin ısrarla vurguladığı üzere içe dönük karakterli bir peygamberin nübüvvete erişebilmesi için sıddık olması zaruri bir özelliktir.

Hz. Peygamber'in (ASM) her halinde olağanüstülük yoktu fakat insanların kendisiyle ülfet ve ünsiyet edeceği derece hakperest, merhametli, güvenilir ve şefkatli idi. Bu manada Hz. Peygamberin (SAV) vahiy öncesi döneminde "emanet" sıfatını görebiliyoruz. Muhammedü'l-Emin ünvanı da buna delildir.

Hz. Peygamber (ASM), risalet döneminde olduğu gibi İslam öncesi dönemde de günahlardan, putlardan uzak durmuştu. Bu manada Onun İslam öncesi döneminde de "ismet sıfatı" nı görebiliyoruz. Bütün Peygamberlerde olduğu gibi...

Hz. Peygamber (ASM) risalet döneminde binlerce problemi, bazen istişare ve çoğu zaman içtihadıyla hallediyordu. Onun bu “fetanet” i, İslam öncesi dönemde de kendini sosyal problemlerin çözümünde göstermişti. Yeniden inşa edilen Kâbe'ye Hacerü'l-Esved'in koyulma hadisesinde, Hılfu'l-Fudul organizasyonuna katılmasında gördüğümüz gibi...

Bu manada vahiy öncesi dönemine bakıldığında Hz. Peygamber'in (ASM) risaletinin çekirdekleri hükmünde özellikleri o vakalarda, anlatılan tarihi olaylarda görmeye çalışmak, materyalistçe bir bakış ve saygısızlıktan insanı kurtaracaktır. Vahiy öncesinde ve hayat ateşinin galeyanda olduğu genç bir erkek iken tek eşli yaşayan Hz. Peygamber'in (SAV) risalet döneminde dokuz kadınla evlenmesi meselesi, diğer erkeklere dört hür kadınla evlenme üst sınırının getirilmesi aslında bir kalite kanununu ifade ediyor diye de okunabilecekken nefsani ve dünyevi bakışlar eleştirebiliyorlar. Kur'an bir erkeğin, adaleti tam sağlayarak en fazla dört kadını idare edebileceğini; Hz. Peygamber'in (ASM) ise dokuz hür kadını idare etmekle bir mucize gösterdiğini ifade ediyor. Ki bu dokuz eşinden hiç birine şiddet uygulamadan acısı ve tatlısıyla bir hayatı onlarla tamamlamıştır. Bu manada Allah, Hz. Peygamber'in (ASM) beşeriyetini dahi bir mucize aynası kılmıştır. Kadın-erkek ilişkilerinin çıkmaz halini aldığı günümüz için dokuz farklı karakterde eş ile itidal üzere bir hayat geçirmesi, incelenmesi gereken bir akademik tablo iken bunu bir eleştiri unsuru yapmak tam manasıyla bir art niyettir. Bu sadece insanlığa kaybettirir. Çünkü kadın sorununu en iyi bilecek kişi ve onu Kur'anın nuruyla çözen tek kişi, Hz. Peygamber'dir (ASM). (Mesnevi-i Nuriye, Hubab Risalesi)

Peygamber Efendimiz'in (ASM) mucizelerini ve yaptığı icraatların büyüklüğünü doğru ölçüp tartmak için mimsiz medeniyetin giydirdiği elbiseden sıyrılmak ve o dönemi, kendi şartları içinde değerlendirmek ve o toplumu kendi yapısı itibariyle ele almak gerekir. Aksi takdirde eski bildiği bilgilerle meseleye yaklaşmaya akıllar mecburdur. Bu durumda ise yapılan icraatların büyüklüğü kavranamaz. Mucizeleri de bir sebeple meydana gelen hadiseler gibi anlamaya çalışır. Bediüzzaman’ın bu tespiti önemli bir kriterdir.

Bu kriter eşliğinde Hz. Peygamber'in (ASM) yanında siyer kaynaklarının rehberliği ile gidip görevi başında Onu temaşa eden kişi Onun mucizelerinin, Cahiliye toplumunun gözle görünür şeylere tapmayı âdet edinmiş halkını ikna etmede en etkili yol olduğunu anlayacaktır. Vahyin ilmî mucizeliğini tartamayan avam halkın çoğunun müslüman olmasının sebebi Hz. Peygamber'in (ASM) mucizeleridir. Doğruluğu da etkilidir. Fakat Hz. Ebu Bekir de Cahiliye döneminde Hz. Peygamber (SAV) gibi doğru ve güvenilir bir kişiydi. Fakat O, peygamberlik davasıyla ortaya çıkmadı. Bu manada izzeti, dürüstlüğü, namusu için ölen bir toplumda peygamberlik iddia edecek kişinin onlarda olmayan olağanüstü özelliklerle davasını ispat etmesi aklen zarurettir. Yoksa insanları mutmain edemezdi. Öylesine maddeye odaklı fıtratlar vardı ki ne aklî mucizeler, ne maddî mucizeler onları iknaya kafi gelmemişti. Onları fetheden mutlak bir cömertlik ve İslamın mâlî yöndeki mucize icraatı oldu. Huneyn savaşında elde edilen ganimetlerin bitmeyecek şekilde dağıtılmasını gören Safvan bin Ümeyye'nin " Muhammed, ancak bir peygamberin yapabileceği bir cömertlikle hiç bitmeyecek gibi malı dağıtıyor" diyerek Hz. Peygamber'in (ASM) peygamberliğine iman etmiştir.

Çok çeşitli sahalarda ve bazıları mükerrer şekilde çok çeşitli mucizeler Hz. Peygamber'den (ASM) bizzat yaşayanlarca aktarılmış. Ki İbn-i Hacer, altı yedi sahabenin Onun elinin temasıyla saçlarının ağarmadığını, elinin değdiği yerlerin siyah kalıp diğer yerlerinin ağardığını aktararak, hâlidiyete mazhariyetin bir mucizesini ifade eder. Ki bu mucizeyi gören o sahabelerin anne-babası, kardeşleri, eşleri, çocukları, torunları, kabilesi ve aşiretidir. Aktaranlar da o nisbette çoktur. En azından sükut ederek bu mucizeyi ikrar etmişlerdir. O toplum, yalanı gördüğünde sessiz kalmayacak derecede doğallık üzere yaşayan bir toplum olduğu için bu tarz Hz. Peygamber'e (ASM) dair uydurulan yalanlara sessiz kalmayacak bir toplumdu. Değil o devrin insanları şimdiki insanlar dahi böyle aleni yalanlara inanmazlar. İtiraz ederler. Bu manada hadislerde aktarılan vakalar, toplumun ve kabilenin sükutî kabulleriyle mütevatir hale gelirler.

Tahkik ehli âlimler bine yakın mucizeyi tespit etmiş, kaynaklarda göstermişler. Bu mucizeler delildir ki, kâinat ve içindeki nesneler Allah'ın resulü olan Hz. Muhammed'i (ASM) tanıyorlar, Onun emrini yerine getiriyorlar. Ay bir işaretiyle ikiye yarılıyor, ağaçlar yerlerinden sökülüp geliyorlar, su kaynakları yerden fışkırıyor, bulutlar onu takip ediyorlar. Hepsi bu halleriyle ve mazhar oldukları mucizelerle diyorlar ki "Sen Allah'ın Resulüsün." Evet O, Rabbü'l-Âlemîn olan Allah'ın elçisidir, amenna ve saddakna. (Sözler, 22. Söz, 1. Makam, 11. Bürhan)

İnsan nefsi, lezzete aşıktır. Zevke tapar. Her şeyi lezzet ve zevk için yapar. Fakat aldığı zevk ve lezzetler, maddeye dayandığı için anlık olur. Geçip gider. Bu ise, onda üzüntülere, hayıflanmalara, yaralanmalara yol açar. Bu durumda daha çok ve yoğun lezzet ve zevk almak, zevk ve lezzetin süresini uzatmak için hırsla çareler arar. Uyuşturucu gibi yollara başvurur. Bu ise, sağlığını ve ömrünü bitirir. Bu manada insan nefsi iki yönden bir preslenmeye tabidir. Her tattığı zevk ve lezzet, üzüntüsünü artırırken, bozulan bünyesi ve yaklaşan ölüm ise onun korkularını artırır. Nefsin bu çaresiz çırpınışları için Allah, vahyi indirmiştir, diyebiliriz. Peygamberler öğretiyor ki, nefs-i emmare işin esasında zevk ve lezzet değil, zevk ve lezzetin bekasını ve devamını istiyor. Daha derinden bakılırsa nefs-i emmare, daimi ve baki bir varlık istiyor. Fakat dünya hayatında bunlar mümkün değildir. Peygamberlerin getirdiği tezkiye ve terbiye insanın nefsinin gözündeki kataraktı kaldırıp maddenin mahiyetini, maddi zevk ve lezzetlerin anlık olmaya mahkum yapısını gösterir. Asıl zevk ve baki lezzetlerin maneviyatta olduğunu gösterir, öğretir, tattırır ve yaşattırır. Çirkefin her türlüsünün serbest olduğu, kolayca ulaşılabildiği Cahiliye toplumunun, hissiyatı galeyanda, kuvvetleri yerinde, imkanları bol olan gençlerini Hz. Peygamber'e (SAV) koşturan, Onun etrafından döndüren, bala konan sinek gibi Ondan ayrılmaz hale getiren kudsi bir hakikat olmalı. Öyle olmalı ki o hakikat nefs-i emmarelerini de etkisi altına almalı. Maddi haz ve zevklerden ötede bir zevk ve lezzeti Onun getirdiği dinde tattırmış olmalı ki, o genç müslümanlar işkence ve ölüm pahasına onun etrafından ayrılmadılar. Teorik bilgi insanı tatmin etmez. Tecrübe mutmain eder. Bu manada din, tecrübî olmasaydı onları tatmin edemezdi. O genç müslümanlardaki çelik gibi irade, yıkılmaz azim ve sarsılmaz itminan gösteriyor ki onlar sermedî ve bâki zevk ve lezzetleri Kur'an’da, dinde bulmuşlar. Nefs-i emmareleri dahi din ile doymuş. Hicret, ambargo, açlık, işkence onları bu Kur'an balından ayıramamıştır. (Emirdağ Lahikası-1,148. Mektub)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum